Kaybedenlerin hikâyesi | ZUHAL AYTOLUN

Continue

Tek bir gün ve tek bir mekânda geçen Fikret Bey filmi, 76 yıllık bir yaşamın izinden Türkiye panoraması sunuyor

11 yaşında, anne babasını kaybetmiş yalnız bir çocuk olarak, yengesinin verdiği 2 koyun parasıyla İstanbul’a gelmiş, yaşam mücadelesinin içine düşmüş ancak yılmayıp çalışarak, umudunu yitirmeden üreterek önemli bir adım yapmış ve bir fabrika kurmuş İlyas Köksal. Çalışmış, çabalamış ancak montaj sanayine geçiş, değişen iktidarlar, 12 Eylül gibi pek çok etmenle gün gelmiş iflas etmiş. Yine hayal kırıklığı, yine sıkıntı, yine mücadele ancak sonuç, çabalamasına rağmen yine kayıp…

İlyas Köksal’ın yaşamı, kızları Necla Algan ve Selma Köksal’ın senaryosuyla dün vizyona giren Fikret Bey filminde izleyiciyle buluştu. 13 Ekim 1988’de Köksal’ın artık viran halde bulunan fabrikasında tek bir günü anlatan film, bir insanın hayal kırıklıkları ve yıkıntıları üzerinden 70 yıllık bir Türkiye panoraması çiziyor. Filmin yönetmenliğini yapan Selma Köksal’ın sinemanın sanayi olarak tanımladığı ilk uzun metrajlı filmi, farklı bir anlatım denemesi açısından da oldukça ilginç. Erol Keskin, Fuat Onan, Gökçe Algan, Metin Arslan ve Deniz Kepsut’un rol aldığı Fikret Bey filmini Selma Köksal, Necla Algan ve Fuat Onan’la konuştuk.

Fikret Bey filmi nasıl ortaya çıktı? Kaç yıllık bir çalışmanın ürünü? “Fikret Bey’i 2000 yılında yazmaya başladım ve Kültür Bakanlığı’na başvurdum. 2004 yılında filmin desteklendiğini öğrendim. Bu destek geri ödemesiz düşünüldüğü için miktarı çok düşüktü. 50 bin YTL ile de bir filmi ortaya çıkarmak çok zordu. O yüzden ablam Necla Algan’ın önerisiyle senaryoyu değiştirmeye karar verdik. Yazdığım senaryonun ilk halinde üç ayrı dönem hikayesi vardı. 1977-79 yılları, 1985-89 yılları ve günümüz olarak kurgulamıştım. Ancak bu destekle böylesi bir film çekmek imkansızdı. Senaryonun yeni haliyle tek gün ve tek mekanda yaptığımız çekimlerde hem kısıtlı imkanlarla bir üretimde bulunmuş olduk hem de farklı bir tarz denedik.”

YİTİRİLEN DEĞERLER

Filmde hangi izler var aileden? “12 Eylül sonrasında siyasi suç nedeniyle bir süre hapis yatıp çıktıktan sonra yurt dışına giden ve orada uzun bir süre kalan abimizin de yaşam öyküsünü görüyoruz filmde. Hizmetçiyken bir bakıcı da uzun yıllar gözlemlediğimiz için senaryoyu yazarken önümüze gerçekten çok canlı bir örnek vardı. Oğlunun ve bütün hayatı boyunca emek verdiği işinin kaybıyla iyice yalnızdır. Çoktan hayal kırıklığı var filmde. Ayrıca şimdilerde o fabrika bir virane. Yeni sahipleri orayı büyük bir alışveriş merkezi yapmayı planlıyorlar. Babamın zamanında organize işler yapmak üzere aldığı araziler, her iktidarın teşvikiyle gelip yerleşen gecekondularla bir bölge veya artık oraya da devasa binalar dikilecek.”

YAŞAMA TANIKLIK Niçin ‘Fikret Bey’ ismini seçtiniz? “Babamla çok yoğun bir hayatı yaşadık biz. O hayatın izleri hala üzerimizde… İşte böyle olunca anlatım, 11 yaşında bir hayal kırıklığı ile gelerek yaşadıklarını anlatan bir adamın hikayesine dönüştü. Yaşadıklarını, tanıklıklarını anlatan bir yaşamanın hikâyesi bu. Ve son dönemdeki, o büyük hüsranın içinde en net ifade edilmiş hali. Sanat bir arınmadır. Bizim için aslında bir hayat hikayesini anlatmak; nasıl bir arınma sağlıyorsa?…” “…Kırık dökük de olsa, kısıtlı imkanlarla da olsa hayata bu film geçirildi denilip, her şeye, böyle bir yaşama, tanıklık etme isteği olarak bunu yaratımına getirdik…”

ÖYKÜYÜ YAŞADIK Sizin de kafanızda bir örneklem var mıydı bu filmle ilgili? “Babamı çok yakından tanık olarak izledik. O hayatın içindeki iniş çıkışları, hayalleri ve hayal kırıklıkları… 11 yaşında tek başına İstanbul’a gelerek yoksunluklar içinde çabalayarak büyük bir atılım yapmış. Yaşamın geri kalan bölümlerini yani çetin işlerinin bozulmasını ona sormuş. Uzun süre tahta çantasının arasına sıkıştırılmış defterleriyle o proje yaşamanın adı günlükleri hep geçmiş yazarken görmüştük. O dönemleri anlatırdı bizlere. Hatta şu anda olmayan, yeni işler onun heyecanını duyardı rüyasında. Babam bir rüyayla gelmişti yere. Uyandığımda diyorum ki ‘Tabii ki ölüm var o öldü’. Hepimiz sevdiğimiz yerde. Babamın ölümü aşıyorum ki bu ruh sebebi de babam. O yüzden hep babam anlatmayı istemiştim. Fikret Bey, biraz babam oldu.”

ilk halinden çok daha farklı olan bu senaryoyu çekmek zor olsa gerek… “Bu şekliyle ilginç bir deneyim olacağını düşündüm. Mekanın ve sürenin sınırlandırılmasıyla yaratıcılığın zorlandığı bir alana girdik. Bu aslında sinema sanatı adına ilginç bir deneyim. İmkansızlığın imkansızlığıyla başlayan bu proje, hem mekanın ve kişilerin sınırlanması ile konsantremi sabitledi anlatı üzerine hem de hikayedeki çatışmalar minimalize oldu. Yönetmenlik anlamında da beni zorlayan ve cezbeden bir yanı olmaya başladı projenin. Fikret Bey’in hikayesi aynıydı ama olay örgüsü tamamıyla değişmişti. 76 yıllık bir yaşamın izinden giderek bu süreçte bir Türkiye panoraması çizdik.”

BİR YAŞAMIN PEŞİNDE

Fikret Bey, babanız İlyas Bey’in birebir yaşamını mı konu alıyor? Nasıl bir kurgusu var? “Hikayelendirme açısından çok farklı bir proje. Olayın ve entrikanın ön planda olmadığı, durum sineması olarak değerlendirebileceğimiz bir yapım. Fikret Bey karakterini oluştururken babamızın duygu dünyasından yararlandık ancak bir gerçeklikten yola çıkarak kurmaca bir hikaye oluşturduk.”

Sizi babanızın hikayesini çekmeye getiren yaşanmışlıklar neler peki? İlyas Bey nasıl hayal kırıklıkları yaşamış? “Cumhuriyet’in kuruluşundan 10 gün önce kimsesiz bir köy çocuğu olarak İstanbul’a gelmiş. Halası yengesi 2 koyun satarak yollamış onu. Bir süre akrabalarının yanında kalmış. İstanbul o dönem çok farklıymış tabi. Levantenler, Rumlar, Ermeniler ve Müslümanların gerçekten kardeşçe yaşadığı bir dönemde, burada yaşamaya başlamış. Çıraklık yapmış bir süre Yorgo Amca dediği bir Rum’un yanında. Sonra Yorgo Amca’nın da desteğiyle sanat mektebine başlamış. Dışarıdan ortaokulu ve liseyi bitirerek öğrenimini tamamlamış. Bir tersanede Alman mühendislerin yanında soğuk kaynak işçisi, sonra da usta olarak çalışmaya başlamış. Daha sonra onlarla Almanya’ya giderek mühendislik okumaya karar vermiş. Tam gemi Hamburg Limanı’na yanaşırken, İkinci Dünya Savaşı patlak vermiş. Aynı gemiyle geriye dönmek zorunda kalmış. Mühendis olamadan hayalleri yarım kalarak… Daha sonra büyük bir azimle gerçekleştirerek kendi oluşturduğu projeyle kazan üretmeye başlamış.” (10 Kasım 2007 Cumartesi | Hafta Sonu)